''EY HAYAT ÖLÜME ŞÜKRET; SENİ ONUN YÜZÜNDEN SEVİYORUM...''

TARİHSEL MATERYALİZM

             Marks ve Engels tarafından ortaya konulan Diyalektik Materyalizm'in doğadan topluma doğru geliştirilerek tarihsel süreçlerin anlaşılmasında ve açıklanmasında kullanılmasıyla formüle edilen yöntemsel yapı. Diyalektik Materyalizmde olduğu gibi Tarihsel Materyalizm'i de bir felsefe dizgesi olarak anlayıp açıklamanın yanı sıra, bir bilim yöntemi dahası bir bilimsel kuram olarak değerlendiren düşünceler de vardır. Bu görüşler, Marksizm içindeki eğilimlere göre çeşitli ayrımlar gösterirler.

Marks ve Engels'in, diyalektik'i doğanın yapısında kesin bir yasa olarak saptadıktan sonra, bu yasayı toplumsal-tarihsel yapının ve sürecin anlaşılmasında kullanmaya yöneldikleri ve burada maddeci anlayışları uyarınca şekilendirmeye başladıkları sistemin Tarihsel Materyalizm olarak adlandırıldığı söylenebilir. En genel anlamda, tarihsel gelişmenin maddeci bir açıklamasını vermek, dolayısıyla bu gelişimin yasalarını bulgulamak ve buna uygun bir teori ortaya koymak Tarihsel Materyalizmin içeriğini oluşturur diyebiliriz.

          Marks ve Engels, bu eleştirel girişimin sonucunda ulaştıkları kuramsal yapıyla, kafası üstü duran Hegelci diyalektik'i ayakları üstüne koyduklarını ileri sürerler. Çünkü onlara göre, böylece Tarih, soyut bir Tin'in açılımı ve gerçekleşmesi olarak değil, maddi temelleri olan ve belirli yasalarla işleyen bir yapının diyalektik ilerlemesi ve gelişimi olarak açıklanabilecektir.


Alman İdeolojisi'nden Kapital'e Maddeci Tarih Anlayışı

          Tarihsel Materyalizm özetle tarihin maddi temelindeki gelişimiyle birlikte diyalektik olarak açıklanması ve bu açıklamanın teorize edilmesidir diyebiliriz. Ayrıca, Tarihsel Materyalizmin diyalektiğin tarihe uygulanması ile bir tarihsel inceleme yöntemi olduğu kadar, bu inceleme yönteminin belirli yasalarla formüle edilmesi dolayısıyla bir yöntem teorisi ve hatta bu yöntem ve incelemenin değiştirilemez belirli ilkelere dayanması nedeniyle bir tarih felsefesi içerdiğini de belirtebiliriz ilk olarak.

Tarihsel Materyalizm, hem marksizm-içinde hem de marksizm-dışı kuramsal alanda her zaman etkili olmuş ve etkili oldugu kadar da kuramsal/felsefi sorunların taşıyıcısı durumunda kalmış bir teorik ögretidir. Bu tartışmaları bir sonuca bağlamanın ya da bitirmenin bazı temel güçlükleri vardır ve hatta olanaksızdır. Bununla birlikte teorinin ya da yöntemin genel bir şemasini çıkarmak mümkündür:

           Tarihsel materyalizm, toplumun maddi temelinin üretimi ve yeniden üretiminin tarihsel gelişmede öncel ve belirleyici oldugu savina dayanır en genel anlamda. Buna göre ideolojiler, fikirler ve kültür gibi ögeler ikincil bir düzey olan üstyapıya aittirler ve birincil düzey olan altyapı tarafından belirlenirler. Buradaki ana fikrin," maddeyi belirleyen düşünce değil düşünceyi belirleyen maddedir " dustürundan geldigi acik olsa gerektir.

Alman ideolojisin'den Kapital'e uzanan çizgide, bu fikrin, çesitli aşamalardan geçerek ve zaman zaman birbirinde ayrı doğrultulara gidebilecek şekilde eğilimler göstererek oluşturuldugunu söyleyebiliriz. Başlangıçta vurgulanan " tarihsel insan etkinligi " argümanı zamanla yerini kendiliginden işleyen " tarih yasalarına " bırakma eğilimi gösterse de, bunların aynı tarihsel perspektifin hayata geçirilmesinin ögeleri oldugu belirtilebilir. Alman İdeolojisin'de tarih biliminin yegane bilim olarak vurgulanması, Marks'ın konuya yaklaşımı açısından bir ipucu oluşturur.

           Alman İdeolijisi ve Feuerbach Üzerine Tezler’de açık bir şekilde Hegelci idealizim'in yanı sıra Ludwing Feuerbach'ta ifadesi buldugu varsayılan eski-yeni materyalizm 'le de hesaplaşmaya gider Marx ve Engels. Bu hesaplaşmanın sonuçlarından birisi diyalektik anlayışın idealist öznelcilikten arındırılarak maddeci bir konumda yeniden degerlendirilmesi ise digeri de materyalizm olarak bilinen eğilimin mekanik- nesnelci yanından sıyrılmaya çalışmaktır. Tarihsel Materyalizm olarak ifade edilen düşünce dizgesine, bu çabanın sonucunda varılacaktır ve burada maddeci tarih anlayışı genel teorik ilkeler düzeyinde ortaya konulacaktır. Bu çalışmalarda maddi olana vurgu yapılmakta ancak bu pratik kavramıyla birlikte kullanıma sokulmaktadır, yani maddi pratik anlamında.

Maddi pratik,hem düşüncenin hem de toplumsal gelişmenin kaynağı olarak ortaya konulduğunda, tarihsel-toplumsal gelişmenin maddeci bir açıklanışına da teorik bir imkan doğmuş olmaktadır. Marks, Feuerbach Üzerine Tezler'de açık bir şekilde mekanik materyalizme karşı tarihsel-toplumsal insan fikrini vurgular ve praksis kavramını öne çıkarır. Elbette daha sonra teorisinin bir kaç bağlamda yön değiştirdiği söylenebir ve Marks-sonrasi Marksizm tartmalarının ana konularının buradan kaynaklandığı da belirtilebilir, ancak Marks'ın burada hazırladığı Tez'lerden vazgectigini beyan etmesi sözkonus degildir -sonraki yapıtlarında buradaki nosyonlar, örnegin praxis nosyonu çok görünmemekle birlikte.Bu aşamada Marks, geleneksel materyalizme itirazını, teorik karşıtlıkların çözümünün salt teorik bir mesele olmadığının aksine bunun pratik bir mesele olduğunun vurgulanmasıyla dile getirir. Bu görüş bütün tarihsel Materylizm anlayışının genel bir ifadesinden başka bir şey değildir.

Maddi pratikten kastedilen, daha sonraki çalışmalarda belirginleşeceği gibi üretim yapısı ya da üretim tarzı denilen nosyonların içerimlerinde gizlidir.Engels'in kismen Diyalektik materyalizmi ve tarihsel materyalizmi sistematize etme yönünde zorlayici cabalara girdigini söyleyebiliriz, ancak mark'in bu girisimlere müdahele etmedigi bilnidigine göre aralarinda bir celiski görmek gerekli degildir.Engels Doga'nin Diyalektigi 'nde, Anti-Dühring 'de, Ludwing Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu’nda Marks ile olusturduklari kavramları ve diyalektik ve materyalist perspektifleri önce dogaya sonra da topluma tarihe uyarlar, bunların savunusunu ortaya koymaya çalışır.Marks ve Engels icin maddi pratik önsel ve belirleyicidir. Tarih üzerine bir düşünce de dogal olarak maddi temele işaret eden bir kuram olmalıdır. Buna göre toplumsal biçimler ve onların içeriksel gelişimi altyapının bir ürünüdür.

Bu noktadan itibaren devreye altyapı- üstyapı, üretim tarzı, üretim araçları- üretim ilişkileri, maddi üretim biçimleritoplumsal biçimler gibi bir düzine ekonomi tınılı kavram ve kategori girer. Marks'ın tarihsel kuramı, kendi çalışmalarının seyrini izleyerek bu şekilde soyut formülasyonlardan somut inceleme alanına dönüşür, ki bunun anlamı Kapital adlı ünlü çalışmasında ve onu önceleyen Grundrisse'de ortaya konulur. Tüm bu ekonomik içerimli terimler soyut Tarihsel Materyalizm anlayışının somut uygulanma ve analiz etme araclarıdır. Üretimin maddi yapısı toplumsal-tarihsel alanın maddi temelini oluşturur bu anlayışa göre ve elbette Tarihsel Materyalizm tarihin bilimsel olarak açıklanmasına buradan başlanacağını söyler.

Maddeci Bir Tarih Anlayışı Mümkün mü?

           Bu soru Marksizm içinden ve dışından soruşturulmaktadır her zaman. Genel olarak materyalizmin ve özgül olarak da Marksist materyalizmin kuramsal düzlemde hem carpıcı derecede ilgi çekici hem de ciddi boyutlarda can sıkıcı sorunları sözkonusudur. Tarihsel Materyalizm bu sorunlar yumağının özgül bir baska boyutudur, ancak materyalizm tartışmasının belli bir noktada oraya kayması kaçınılmazdır.

           Roy Bilhaskar materyalizmi ve onun özel bir türevi olan tarihsel materyalizmin imkanlarını soruşturup degerledirirken, " tarihsel materyalizmin kökleri ontolojik materyalizmde bulunur, yani bilimsel gerçekçi bir ontoloji ve epistemolojiyi önvarsayar ve pratik materyalizmin niteliksel ve özenli bir açıklanışından oluşur " demektedir. Bunun anlamı, tarihsel materyalizmin teorik güçlüklerine rağmen, tarihsel-toplumsal yaşamın anlaşılıp açıklanmasında çok önemli kuramsal bir statüye ve kimi teorik araçlara sahip olmasıdır. Bununla birlikte soru, kuramsal düzeyde doyurucu bir cevap ihtiyacıyla birlikte halen geçerliligini korumaktadir: Materyalist bir Tarih anlayışı mümkün müdür?Nasıl?

Lenin'in sözkonusu kuramsal meselelere doğrudan muhatap olmadığı söylenebilir.O daha çok Engels'in sistematize ettigi doğrultuda ve politik pratik içinde Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm in formülasyonlarını savunulabilir bir şekilde sistematize etmeye çalışmıştır. Tarihsel materyalizmin sorunlarının, diger kuramsal sorunların genelinde oldugu gibi daha çok içerden teorik pratik düzleminde başka teorisyenlerce üstlenilmeye çalışıldığını görürüz. Daha çok ve asıl Batı Marksizmi olarak bilinen düşünürleri anabiliriz bu bağlamda.

Bunlar, politik pratik bakımdan değil, daha çok teorik pratik bakımdan öne çıkan Marksisist düşünürlerdir. Georg Lukacs ,Antonio  Gramsci, Louis Althusser ya da Frankfurt Okulu düşünürleri belli başlı ana eğilimleri temsil eden isimler olarak anılabilir ilk elden. Lukacs’ın dogrultusunda giden Hegelci-marksizm ile Althusser'de kesin ifadesini bulan Yapısalcı Marksizm, Tarihsel Materyalizm ne olduğuna, hangi kavram ve kategorilerin nasıl anlamlandırılıcağına dair tamamen farklı yollardan giderler ve farklı sonuçlara ulaşırlar. Gramsci kısmen her iki eğilimde dışında duracak öğeler barındırır. Bu iç-tartışmada düşünürlerin kuramsal çabası etkileyicidir ve marksizm-dışında da her zaman önemli olmuştur.

Yorum (yok) Yorum yaz!

METAFİZİĞE GENEL BİR BAKIŞ

Metafizik

           Metafizik felsefe'nin bir dalıdır. İlk felsefeciler tarafından, "fizik bilimlerinin ötesinde kalan" anlamına gelen "metafizik" sözcüğü ile felsefeye kazandırılmıştır.

İncelemeleri varlık, varoluş, evrensel, özellik, ilişki, sebep, uzay, zaman, tanrıolay gibi kavramlar üzerinedir.

Metafiziği tanımlamaktaki zorluk Aristoteles'in bu alana ismini verdiği yüzyıldan bu yana bu alanın gösterdiği değişimdir. Metafiziğin konusu olmayan konular metafizik içine dahil edilmişlerdir. Yüzyıllarca metafiziğin içinde olan Din felsefesi, Aklın felsefesi, Algı felsefesi, Dil felsefesi ve Bilim felsefesi  gibi konular kendi alt başlıkları altında incelenmeye başlanmıştır. Bir zamanlar metafiziğin konusu içinde yer almış konuların hepsinden söz etmek çok yer tutabilir.

Temel metafizik sorunları hep metafiziğin konusu olagelmiş konular olarak tanımlamak mümkündür. Bu sorunların ortak niteliği hepsinin ontolojik (varlıksal) sorunlar olmasıdır.

Metafizik kelimesinin kaynağı

       Eski Yunan filozofu Aristoteles Fizik ismi verilen bir seri kitap yazmıştır. İlk sürümlerinden birinde Aristoteles'in çalışmaları bazı kitap grupları Fizik 'ten hemen sonra yer almıştır. Bu kitaplar felsefi sorgulamanın temel alanı ile ilgilidir ve o dönemde bir ismi yoktur. Bu sebeple ilk Aristoteles uzmanları bu kitaplara "ta meta ta fizika" yani "fizik ile ilgili kitaplardan sonra gelen kitaplar" ismini vermişlerdir. Bu 'metafizik' kelimesinin kaynağıdır.

Dolayısıyla etimolojik olarak metafizik Aristoteles'in toplu olarak Metafizik adı verilen kitaplarının konusudur. Etimolojik anlamda 'metafizik' sadece Aristo'nun Metafizik kitabının çalışma konusu manasına gelmektedir.

Aristoteles'in bu kitaplarının konusu neydi? Metafizik üç bölüme ayrılmıştır: (1) ontoloji, (2) teoloji ve (3) (evrensel bilim)

 

Metafiziğin asli karakterleri

 

      Dini bakış açısı, temelde duygusal düzeyde bir ögenin varlığını gerektirirken, metafizik bakış açısı salt entelektüeldir. Fakat, bu tesbitin, bizim için çok açık bir anlamı olmakla birlikte -şayet başka tesbitin, bizim için çok açık bir anlamı olmakla birlikte- şayet başka tesbitler yapmaya özen göstermemiş olsaydık- çoğuna, Batılılar için biraz yabancı olan bu son bakış açısını yetersiz olarak karakterize ediyor gibi gelebilirdi. Bilim ve felsefenin Batı'daki varoluş biçimleriyle entellektüel oldukları şeklinde savlar vardır. Ancak, bizim bu savları hiç de tutarlı bulmamızın ve tüm bu türden yorumlarla metafizik arasında en derin türden bir farklılık olduğunu savunmamızın nedeni, bizim düşündüğümüz anlamda saf entellektüelliğin, bu terimden sıradan ve az çok muğlak biçimde anlaşılandan başka bir şey olmasıdır.

Öncelikle belirtmemiz gerekiyor ki, "metafizik" terimini kullanırken, onun biraz kuşkulu olan tarihsel kökenine -bu hususta, onun Aristo'nun yapıtlarında "fizikten sonra gelen" anlamında kullanılmış olduğu biçiminde ve bize pek doğru gibi gelmeyen bir sav öne sürülmektedir- pek önem vermiyoruz. Bazılarının şu ya da bu devirde, bu sözcüğe yapmış oldukları ve az çok suistimal içeren yakıştırmalarla fazla uğaraşacak değiliz. Bunlar hiç de bu terimi kullanmaktan vazgeçmemiz için yeterli nedenler değildir. Zira bu haliyle, hiç değilse batılı dillerden alıntılanacak olan herhangi bir terimden çok daha kullanışlıdır. Bu terimin en doğal anlamı "fiziğin ötesinde olan"dır. Burada "fizik" teriminden, eskilerin anladığı gibi doğa bilimlerinin tümü anlaşılmalıdır, yoksa modernlerin anladığı gibi bu bilimlerden yalnızca bir teki değil. Dolayısıyla, metafizik terimini bu yorumuyla alıyoruz ve ilk ve son olarak belirtelim ki, bu terimi kullanmamızın nedeni sadece yukarıda belirtmiş olduğumuz nedendir. Kesin zorunluluk olmadıkça yeni türetilen sözcüklere başvurmanın daima sıkıcı bir şey olduğu kanaatindeyiz.

Şimdi, böyle kavranılan metafiziğin, temelde bu sözcüğün anlamına uygun düşecek biçimde küllinin ya da külli düzeydeki ilkelerin bilgisi olduğunu söyleyeceğiz. Ancak, bununla metafiziğin gerçek bir tanımını yapmak istemiyoruz. Zira bu, ongun karakterlerinden başta geleni olarak gördüğümüz külliliğinden dolayı imkansızdır. Aslında, ancak sınırlı olan birşey tanımlanabilir. Metafizik ise tersine, kesinlikle sınırsızdır; dolayısıyla bu durum da, bizim metafizik kavramını az ya da çok dar bir ifadenin içine hapsetmemize izin vermez. Onun ne denli kesin bir tanımı yapılmaya uğraşılırsa, aslında o denli eksik bir tanımı yapılmış olur.

Bizim metafizik için bilim  değil de bilgi  terimini kullanmaktaki amacımız, metafizik ile -cüz'i şeylerin şu ya da bu belirli yönünü konu olarak alan- çeşitli bilimler arasındaki derin ayrımı vurgulamaktır. Burada, temelde külli ile cüz'i arasındaki ayrılıkta, bir zıtlık şeklinde kavranılmaması gereken ayrılık söz konusudur. Zira bu iki terim arasında hiçbir ortak ölçü, olası bir simetri ya da koordinasyon ilişkisi yoktur. dolayısıyla metafizik ile bilimler arasında alanları birbirinden derinlemesine ayrı olduğu için hiçbir zıtlaşma ve çatışma söz konusu olmaz. Din için de bu tamamen böyledir. bununla birlikte, söz konusu ayrımın konuların kendileri ile ilişkili olmayıp onlara bakış açımızla ilişkili olduğunu iyi anlamak gerekir. Hindu doktrinin çeşitli dallarının aralarındaki ilişkinin kavranılmasının gerektirdiği tarza ilişkin özellikle ifade edeceklerimiz açısından oldukça önemlidir. Bir ve aynı konunun çeşitli bilimlerce çeşitli tarzlarda öncelenebileceği kolayca anlaşılabilecek bir husustur. Yine cüz'i tarzda değerlendirilemeyecek olan şey gibi, birtakım cüz'i ve özel bakış açılarından değerlendirdiğimiz her şey de, iyi bir uyarlama  ile, hiç de özel bir bakış açısı olmayan külli bakış açısından değerlendirilebilir. Bu şekilde, metafiziğin alanının herşeyi içerdiği söylenebilir, bu da onun -olması gerektiği gibi- gerçekten külli olması için gereklidir. Böyle olmakla birlikte değişik bilimlerin özgül alanları metafiziğin alanından ayrıdır, zira metafizik özel bilimlerle aynı zeminde bulunmadığından, hiçbir ölçüde onlarla benzeşik değildir. Öyle ki, vardıkları sonuçlar arasında asla bir kıyaslama yapılamaz. Diğer yandan metafiziğin alanı "burada neyin söz konusu olduğundan hiç haberleri dahi olmayan filozofların zannettikleri gibi" hiçbir biçimde çeşitli bilimlerin -gelişmelerindeki az ya da çok eksiklikler nedeniyle- henüz kavrayamadığı bir alanı da içermez. O, mahiyeti itibariyle, bu bilimlerin sahalarından kaçan ve onların ulaşabilecekleri alanları engincesine aşan bir alandır. Tüm bilimlerin alanları daima, çeşitli tarzlarda deney konusu olan alanlardır. Oysa metafiziğin alanı -fiziğin ötesinde ve dolayısıyla deneyimin de ötesinde olması nedeniyle-, hiçbir deneyi mümkün olmayanı içeren bir alandır. Ayrıca, her özel bilimin alanı, şayet mümkün olabilip de sınırsızca büyüyebilse dahi metafiziğin alanı ile hiçbir biçimde en ufak bir temas noktasına bile ulaşamaz.

Bunlardan doğrudan doğruya çıkan sonuç, metafiziğin nesnesinden söz edildiğinde şu ya da bu bilimin özel araştırma nesnesine az çok benzer olan herhangi bir şeyin düşünülmemesinin gerektiğidir. Aynı zamanda bunun, daima kesinlikle aynı olan hiçbir ölçüde değişime, zamanın ve mekanın etkilerine tabi olmayan bir nesne olması gerekir. Mümkin, arızi, değişken, aslında zorunlu olarak cüz'i alanla ilişkili olan şeylerdir. Hatta bunlar, cüz'i şeyleri koşullandıran karakterlerdir ya da daha kesin bir ifadeyle, eşyanın çeşitli razlarıyla cüz'i görünümleridir. Dolayısıyla, metafizik söz konusu olduğunda, zaman ve mekana göre değişebilecek olan sadece konunun konuluş tarzıdır. Yani metafiziğe büründürülen az ya da çok zahiri ve çeşitli görüşlere uyarlanmış olan biçimlerdir. Yine, kuşkusuz insanların -ya da insanların çoğunluğunun- gerçek metafiziğe ilişkin bilgisizlik ya da bilgili olma durumlarıdır. Oysa aslında, gerçek metafizik daima kendi kendisiyle tamamen özdeş olarak kalır. Zira onun nesnesi aslında "bir"dir (tek'tir) ya da Hinduların dedikleri gibi, "ikiliksizlik"tir. Ve bu nesne, daima -"doğanın ötesinde" olması nedeniyle- değişmenin de ötesindedir. Arapların Tevhid öğretisi tektir"  derken, ifade etmek istedikleri de budur.

Bu söylediklerimize metafizikte hiçbir yeni bilginin mümkün olmadığı da ekleyebiliriz. Zira, hiçbir özel ve zahiri araştırmaya tabi olmayan bir bilgi tarzı söz konusu olduğunda, bilinebilecek olan her şey, ancak her çağda daima birtakım kişilerce bilinmiş olan şeylerdir. Metafiziğe ilişkin geleneksel doktrinlerin derinlemesine incelenmesinden çıkan sonuç da gerçekten budur. Ayrıca, evrim ve ilerleme mefhumlarının biyoloji ve sosyolojide göreli bir değer taşıdıkları kabul edilse bile -ki bu, kanıtlanmış olmaktan çok uzaktır-  bu mefhumlar, 18. yüzyılın sonuna dek Batılılar'a da olduğu gibi -ki Batılılar bugün bunların insan zihninin temel ögeleri olduğuna inanmaktadırlar- Doğulular'a tamamen yabancıdır. Bu durumun, "tarihsel yöntem"in metafizik düzeyde olana uygulamaya yönelik tüm girişimleri kesin olarak mahkum ettiğini iyice vurgulayalım. Gerçekte, metafizik bakış açısı, tarihi bakış açısına -ya da sözde öyle olana- kökten zıttır ve bu zıtlıkta sadece bir yöntem sorununu değil, aynı zamanda ve özellikle, daha da ciddi olarak gerçek bir ilke sorununu görmek gerekir. Zira metafizik bakış açısı gerçekten değişmezliği açısından evrim ve gelişme mefhumlarının inkarıdır. Yine metafiziğin ancak metafizik olarak incelenebileceği söylenilebilir. Burada, bu bağlamda yeri olmayan ve -külli düzeyde ve dolayısıyla gerçekten cüz'i 'nin ötesinde olması nedeniyle kaçınılmaz olarak cüz'i etkinlikleri aşan- metafizik doktrine uygulanamayacak olan cüz'i etkiler gibi imkanları hesaba katmaya gerek yoktur. Zaman ve mekan durumları bile tekrar vurguluyoruz, ancak zahiri ifade üzerinde etkili olabilirler, yoksa hiçbir biçimde doktrinin esası üzerinde etkili olamazlar. Nihayet, metafizikte, görelinin ve mümkinin alanındaki gibi az ya da çok değişken "inanç"lar ya da "görüş"ler söz konusu değildir. Zira sürekli ve değişmez kesinlik sözkonusudur.

Aslında, bundan dolayısıdır ki, metafizik hiçbir biçimde bilimlerdeki göreliliğe katılmaz. O, mutlak kesinliği asli karakter olarak içermek zorundadır. Bu özellikle araştırma nesnesi bakımından olmakla birlikte, yöntemi bakımından da böyledir. Böyle olmadığında, yöntem diyeceğimiz bu şey araştırma nesnesine uygun düşmez. Dolayısıyla metafizik kesinlik taşımayan tüm kavrayışları zorunlu olarak dışlar. Buradan da, bizatihi metafizik gerçekliklerin hiç bir biçimde tartışılmaz oldukları ortaya çıkar. Sonra şayet kimi kez tartışma ve zıtlaşma çıkıyorsa, bunun kesinlikle bu hakikatlerin eksik bir sunuluşundan ya da yetersiz bir kavranılışından başka bir nedeni olamaz. Zaten, bu konudaki her açıklama kaçınılmaz olarak eksik kalacaktır. Zira metafizik ma'kûller, külli mahiyetleri nedeniyle hiçbir zaman tamamen ifade, hatta tamamen tahayyül bile edilemez. Özlerinde, ancak saf ve "biçimi olmayan" zeka tarafından kavranabilir. Mümkün tüm biçimleri geniş ölçüde -dilin onları daima sınırlayan ve doğalarını bozan ifadelerini de özellikle- aşarlar. Bu ifadeler, bütün simgeler gibi, ancak kendisinde ifade edilemez olarak klanı kavramakta hareket noktası, deyim yerindeyse, "dayanak" işlevi görür. Bunu ise herkes kendi kapasitesine göre kavramak ve yine kapasitesi ölçüsünde, biçimsel ve sınırlı ifadenin kaçınılmaz eksikliğini tamamlamak durumundadır. Ayrıca Avrupa dilleri gibi özellikle modern -ve dolayısıyla metafizik hakikatleri ifade etmeye o denli elverişsiz- olan dillerde, bu ifadelerin azami eksiklik içerecek oldukları da açıktır. Tercüme ve uyarlama güçlüklerine ilişkin olarak daha önce belirtmiş olduğumuz gibi metafizik daima, özü açısından, bir ifade edilemezlik payı taşır.

Bu külli nizama ait bilgi, cüz'i şeylere ilişkin bilgiyi koşullandıran şeyler ile özne-nesne ayırımının genel ve temel tipini oluşturduğu ayrılıkları tamamen ötesinde olmak durumundadır. Yine, bu metafiziğin nesnesinin başka herhangi bir bilgi türünün özel araştırma nesnesiyle hiçbir biçimde kıyaslanabilir olmadığını ve hatta onun sadece kıyasi anlamda -o da adlandırmak gereksinimi nedeniyle- nesne olarak adlandırılabileceğini gösterir. Aynı şekilde, metafizik bilginin vasıtasından söz edilebilecek olursa, o vasıta -özne ile nesnenin ittisal etmiş olduğu- bilginin kendisidir. Bu demektir ki, deyim yerindeyse, bu vasıta hiçbir biçimde bireysel insan gibi istidlali  bir şey değildir. Belirtmiş olduğumuz gibi, cüz'inin ötesinde ve sonuç olarak, rasyonelin ötesinde olan, hiçbir biçimde akıl dışı  olmayan bir düzey söz konusudur. Metafizik akla aykırı olmaaz, fakat -burada onun alan ve sınırını aşan, hakikatlerin zahiri ifadelerin de işin içine girmesiyle, ancak tamamen ikincil bir rol oynayabilen- aklın üstündedir. Metafizik hakikatler ancak cüz'i düzeyin ötesinde bir düzeydeki meleke ile kavranılabilir. Bu kavrama işleminin doğrudan oluşu (dolaysızlığı) onun sezgisel  olarak nitelendirilmesini mümkün kılar. Ancak tabii ki bunun, bazı çağdaş filozofların sezgi  olarak adlandırdıkları ve aklın -üstünde değil de- altında olan, salt duyusal  ve dirimsel meleke ile hiçbir ortak yanı olmadığını eklemek koşuluyla. Dolayısıyla, buradaki melekenin modern felsefenin -onu anlayamadığı için- varlığını inkar ettiği ya da en azından habersiz göründüğü entellektüel sezgi olduğunu belirtmek gerekir. Ona, yine Aristo ve onun skolastik izleyicilerine uyarak -ki, Aristo'ya göre4 akıl, aslında ilkelerin bilgisine dolaysız olarak sahip olandır-, saf akıl da denilebilir. Aristo, özellikle "aklın bilimden-yani, sonuçta, bilimi oluşturan akıldan- daha hakikat olduğunu" fakat, "akıldan  daha hakikat olan herhangi bir şeyin de bulunmadığını -zira onun, işleminin dolaysız olması ve nesnesinden hiçbir biçimde ayrı olmamakla hakikat ile bir olması nedeniyle zorunlu olarak yanılmaz olduğunu- ifade eder.

     Metafizik bilgi ile bilimsel bilgi arasındaki ayrılığın ne olduğu en derin anlamıyla şimdi kavranabilir; birincisi (metafizik bilgi), alanını külli'nin oluşturduğu saf akıldan kaynaklanır; ikincisi ise alanını genel'in oluşturduğu akıldan kaynaklanır, zira Aristo'nun dediği gibi, "ancak genel olanın bilimi olur". Dolayısıyla külli ile genel'i, Batılı mantıkçıların -ki, bunlar suistimal niteliğinde olarak genel'e külli (tümel) adını verdiklerinde bile gerçekte hiçbir zaman genel'in ötesinde yükselmemişlerdir- çok sık olarak başlarına geldiği üzere, hiçbir zaman birbirine karıştırmamak gerekir. Bilimlerin bakış açısı, belirtmiş olduğumuz üzere, cüz'i düzeydedir; yani, genel hiçbir zaman cüz'i'ye zıt değildir. O yalnızca özel'e zıttır. O, gerçekte, yayılmış olan cüz'idir. Ancak cüz'i, doğasını yitirmeden, kısıtlı ve sınırlayıcı koşullarından kurtulmadan, sınırsızca yayılabilir. İşte bu nedenledir ki biz, bilimin daima derinlemesine olarak ayrı kalacağı -zira külli'nin bilgisi yalnızca metafiziktir-, metafizik ile asla birleşmeden sınırsızca yayılabileceğini söylüyoruz.

Artık metafizik yeterince nitelemiş olduğumuzu düşünüyoruz. Daha fazlası, metafizik doktrini sunmaya başlamak olur, ki onun yeri burası değildir. zaten burada sunduğumuz veriler, sonraki bölümlerde ve özellikle metafizik ile modern Batı'da genel olarak felsefe diye adlandırılmış olan arasındaki farktan söz edildiğinde tamamlanacaktır. Temeldeki özdeşliğin yüzeysel bir gözlemcinin gözünden kaçmasına neden olabilecek denli büyük biçim farklılıklarına rağmen, tüm söylemiş olduklarımız, hiç kısıtlamasız, Doğu'nun geleneksel doktrinlerinin tümüne uygulanabilir. bu metafizik kavrayışı hem Taoizm, hem Hindu doktrini hem de İslam'ın din-ötesi ve derûnî yönü açısından geçerlidir. Oysa, Batı dünyasında bu metafizik kavrayışa uyan herhangi bir şey var mıdır? Halihazırdaki duruma bakıldığında bu soruya ancak olumsuz yanıt verilebilir kuşkusuz. zira modern felsefi düşüncenin kimi kez metafizik adı altında sunduğu şeylerin burada ifade etmiş olduğumuzla hiçbir tekabüliyeti yoktur.

Bu konuya daha sonra döneceğiz. Ancak Aristo'ya ve skolastik doktrine ilişkin olarak ifade ettiklerimiz, en azından o zamanlar, tam anlamıyla değilse de bir ölçüde metafiziğin gerçekten var olmuş olduğunu gösteriyor. Bu kısıtlılığına rağmen, o zamanlar şimdiki modern zihniyetle en ufak bir eşdeğerine rastlanmayan -çünkü onları kavramak modern zihniyete adeta yasaklanmış gibi görünür- bir şeyler vardı. Öte yandan, böyle kısıtlama yapmamız gerekmişse, bunun nedeni, daha önce belirtmiş olduğumuz üzere- en azından klasik antikiteden itibaren- Batı entellektüalitesindeki gerçek anlamdaki sınırlanmalardır. Bu bağlamda, Yunanlılarda sonsuz mefhumunun hiç bulunmadığını belirttik. Modern batılılar niçin sonsuzu  düşündüklerini zannederken, hemen daima -yalnızca sınırsız  olan -uzayı düşünürler. Ve neden -aslında "zaman-dışı"  olan- kıdemi daima, deyin yerindeyse- zamanın sınırsız bir uzanımından ibaret olan-, süreklilik  ile karıştırırlar? Ve yine niçin bu tür yanlış anlamalar Doğulular'da hiç olmaz? Bu sorunun yanıtı -hemen hemen yalnızca duyularla algılanır olan şeylere yönelmiş bulunan- Batı zihniyetinin, akletmekle  hayal etmeyi  sürekli olarak birbirine karıştırmasıdır. Öyle ki, bu zihniyete göre, hiçbir duyusal algı sağlamayan herhangi bir şey -bu nedenle- düşünülemez. Yunanlılarda bile muhayyile melekesi baskındı. Bu meleke kuşkusuz, saf düşüncenin zıttıdır; bu koşullarda, sözcüğün tam anlamında bir entellektüellik var olamaz, dolayısıyla metafiziği kavrayış da söz konusu olamaz. Bu değerlendirmelere bir diğer karışıklık olan akli ile entellektüelin birbirine karıştırılması eklenecek olursa, özellikle modenlerdeki, sözde Batılı entellektüelliğin, gerçekte -tümüyle cüz'i ve formel melekeler olan- akıl ile hayal gücünün kullanılmasından başka şey olmadığı görülür. O zaman da, onunla -doğru ve geçerli bilginin ancak deruni kökü külli'de ve biçimsel olmayanda bulunanla ilişkili bilginin olabileceğini düşünen -Doğu entellektüelliği arasındaki farklılık ortaya çıkar.

Yorum (yok) Yorum yaz!

GENEL İSLAM FELSEFESİ

                                   İSLÂM FELSEFESİ

 

Umumî manada ve ikibinbeşyüz yıllık bir tarihe sahip bulunan "felsefe" teriminin ifade ettiği anlam içinde "İslâm felsefesi" tabiri, miladi VIII-XII. yüzyılları kapsar. Beşyüz yılı aşkın bir süreyle kurulup gelişmiş olan bir düşünce tarihinin üçte birlik bir bölümünü içine alan bu dönemdeki felsefe hareketi, kendi öz fikri kaynaklarının yanında, kısmen Hint-İran ve esas olarak da antik dönem Grek (Yunan) tesiriyle kurulup gelişmiş olan felsefi düşünce ve araştırmaları içine alır. Buna, çağının düşünce ve ilim anlayışına uygun olarak kâinatın (evren) bütünü hakkında bir anlayışı ortaya koymak gibi bir özelliği de ilave etmelidir. Bu özellikleriyle İslâm felsefesi; genel felsefe tarihi içinde Batı ortaçağ felsefesini etkileyerek, sözü edilen antik çağ ve Helenistik felsefe ile Rönesans, yeni çağ ve modern Avrupa felsefe hareketleri arasında bir köprü vazifesi yapmış ve böylelikle insanlık düşüncesi tarihindeki önemli yerini almıştır. Bu sebeple İslam felsefesini bir kere olmuş bitmiş bir düşünce hareketi olarak değil de onu öncesi ve sonrası ile birlikte, yani etkilendiği ve etkilediği düşünce dünyaları ile birlikte görüp tanımaya çalışmak gerektiği ortadadır.

Bu nedenlerle, İslâm felsefesi sadece Doğu düşünceleri ile Batı düşüncelerini biraraya getirip uzlaştıran (eklektik) bir düşünceden ibaret olmayıp; kendi şartlarının, değerlerinin, iç ve dış kaynaklarının orjinal özelliklerini de kendinde taşır. Zira, İslâm felsefesi kendinden önceki felsefelerin basit bir devamı değildir; çeviri (tercüme) ve geniş açıklama (şerhler) ve yorumlara ek olarak, kendine ait orijinal düşünürlere ve eserlere sahiptir. Diğer yandan, İslâm felsefesi ifadesini sâdece felsefe ile ve felâsife (filozoflar) denen düşünürlerle sınırlandırmanın doğru olmadığı da ortadadır. Onlara, ekol sahibi durumunda bulunan büyük kelamcıları, sûfileri ve hatta büyük hukukçuları (fukaha) da katmak gerektiği düşünülürse, İslâm Felsefesinin değeri ve önemi daha açık bir şekilde anlaşılmış olur.

İslâm felsefesinin içine aldığı saha yani onun sınırlarının nereye kadar uzandığı konusu tam açıklıkla ve kesin bir şekilde ortaya konmuş değildir. İslâm felsefesi de yemini bazıları sadece filozofların ele aldığı problemlerle sınırlandırmayıp, kelâmcılar ve sûfileri de bu ifadenin içinde göstermek gerektiğini ileri sürerken; bazı felsefe tarihçileri de onu antik Yunan felsefesi geleneğini ve bu felsefenin İslâm felsefesine yaptığı etkilerini gözönüne alarak Eflatun (Platon) (M.Ö. 427-347), Aristoteles (M.Ö. 384-322). Helenistik felsefe ve Platinos ile Kindî, Farabî, İbn Sina ve İbn Rüşd'ün felsefe çalışmalarına hasredip, dörtyüz yıllık bir dönem ile sınırlandırmanın gerektiğini söylemişlerdir. Diğer bir yaklaşıma göre ise, yukarıda sözü edilen iki görüşe fıkıh usûlünü (hukuk metodolojisi) de ilave etmek gerektiği ortaya çıkmaktadır. Ayrıca çok yaygın olmamakla beraber, problemlerinin ortak ve tartışmalarının devamlılığı sebebiyle, felsefe ile kelâm ilmini; keza bir yönü ile filozof, diğer yönü ile mutasavvıf olan büyük düşünürleri göz önünde tutarak, felsefe ile tasavvuf ekollerini birlikte mütalaa edenler de olmuştur.

Başka bir açıdan bakıldığında İslâm felsefesinin, yeni çağ ve modern düşünce akımlarıyla zaman zaman yapılan mukayeselerinin de gösterdiği gibi, o, adı geçen felsefeler için bir kaynaklık görevi de yapmış bulunmaktadır. Aynı şekilde, Batı ortaçağ felsefesi genel yapısı içinde bir din savunması ve propagandası özelliği gösterirken, kendine özgü özellikleri sebebiyle İslâm felsefesi, çok yönlü verimlilik ve çeşitlilik ortaya koyar. Çünkü İslâm felsefesi yalnız ilahiyat (teoloji) konu ve meselelerine münhasır kalmayıp; diğer dini, beşeri izah ve yorumlar ile sıkı ilgi ve kaynaşma içine girmiştir. Nitekim İslâm dünyasında felsefi düşünce hareketinin XIII. yüzyıldan itibaren duraklamasıyla birlikte, başka düşünce hareketlerinde de beliren ağırlaşma ve bu durumun olumsuz neticelerinin daha sonra devam edip gitmiş olması, bu değerlendirmeyi doğrular mahiyettedir.

İslâm'a ait her türlü düşünce gibi, İslâm felsefesi de, İslâm dinini kabul etmiş olan milletlerin oluşumunda her birinin çeşitli oranlarda payı bulunan ortak bir ürünüdür. Meselâ; Araplar, Türkler ve İranlılar bu ortaklıkta önemli role sahiptirler. Ayrıca; özellikle çeviriler (tercüme) döneminde olmak üzere, Süryanîler ve İbrâniler de İslâm felsefesinde katkı sahibidirler. Kuruluş ve gelişme dönemlerinde, yani zaman olarak miladî VIII ile XII, hicrî II-VI. yüzyıllar arasında ve coğrafî olarak da doğuda Türkistan'dan batıda Endülüs'e (İspanya) kadar uzanan geniş bir coğrafya İslâm felsefesinin oluşturulup geliştirilmesinde, yukarıda ifade etmeye çalışıldığı gibi, çok çeşitli milletlerden düşünür ve mütercimler rol almışsa da, İslâm felsefesinin ifade dili çok büyük ölçüde Arapça olmuştur. Bu sebeple İslâm dünyasındaki söz konusu felsefe hareketine yüzyılımızda Arapların benimseyip ısrarla savunmaya çalıştığı şekilde- "Arap felsefesi" adı verilmek istendiği gibi, İslâm dininin iki kaynağı Kur'an-ı kerîm ve hadisler dikkate alınarak "müslüman felsefesi"; keza " İslâmiyet'te felsefe", " İslâm dünyasının felsefesi" gibi isimler verilmeye de çalışılmıştır. Ancak, bütün bunlarla birlikte, söz konusu düşünce hareketinin kaynağı, yayıldığı geniş alan, oluşumunda önemli paylara sahip olan çeşitli milletler ve nihayet onun esas ruhu ve mahiyeti gözönüne alındığında "İslâm felsefesi" ifadesinin en uygun bir isim olacağı açıktır.

İslâm felsefesi kendine özgü bulunan bütün özellikleriyle birlikte, diğer felsefe ekolleri gibi iyi, güzel doğru ve hakikat ile ilgilenmiş; aynı şekilde kendinden önceki ve sonraki felsefeler tarzında fizik (tabiat), siyaset, (politik), metafizik ve din (ilahiyat) gibi bütün teorik ve pratik konularla ilgili olan araştırma alanlarını kuşatmıştır. Hatta değerler sahasıyla da ilgilenmiş, ortaçağın telakkileri içinde Allah, alem (kâinat) ve insan arasındaki münasebeti yorumlayıp izah etmeye çalışmıştır. Bunu yaparken de İslâm'ın geniş dairesinden çıkmamaya olabildiğince gayret ve dikkat gösterilmiştir.

İslâm dünyasında felsefi düşüncenin bir ekol olarak başlayıp kurulması, iç ve dış bir çok sebebin yanında, özellikle Grek filozoflarının eserlerinin bilhassa süryânice ve grekçe'den arapçaya yapılan ilk çevirileriyle aynı zamanlara rastlar ki, bu dönem İslâm tarihinde Abbasî hilâfetinin kuruluş sıralan demektir. Ancak İslâm felsefesinden en mühim etkiye sahip olan Yunan felsefesinin tesiri doğrudan olmayıp, Helenistik felsefe yani, İskenderiye yoluyla olmuştur. Zira, milâdî altıncı yüzyılın baslarında dağılan Atina okullarındaki düşünürlerden bazıları İskenderiye'ye, bir kısmı da Suriye'deki merkezlere gitmişti. Buralarda Eflatun ve Aristo'yu açıklayarak bir felsefe oluşturmuşlardı. Sözü edilen merkezlerde önceleri yunanca yazıları eserler sonradan süryanice ve arapçaya çevriliyordu. İşte İslâm dünyasında daha sonra arapçaya intikal ettirilen ve İslâm felsefesinin kuruluşunda tesiri olan eserler ilk planda bunlar olmuştu. Bunlara daha yedinci miladi yüzyılın ortalarında müslüman Arapların fethettiği Suriye ve İran'daki Hıristiyan ve yahudi manastırlarındaki ilmi faaliyetleri de ilave etmelidir. Buralarda Yunan felsefesinin, özellikle de eflatun, Aristo ve yeni Eflatunculuğun hristiyanlıkla meczedilmiş eserleri, arapçaya yakın bir dil olan süryânice yazılıyordu. Keza, sözü edilen merkezlerden bazıları tamamen İlâhiyata (teoloji) dair düşünceler geliştirirken, felsefe de dini bir hüviyet kazanıyordu. Diğer yandan, gramer, hitabet, felsefe, tıp, musiki, aritmetik, geometri ve astronomi bu okulların yaptığı önemli çalışma alanlarını teşkil ediyordu. Urfa (Edese), Nusaybin (Nisibe), Harran, Cundeşapur ve Antakya da o dönemin basta gelen bilim ve kültür merkezleriydi.

Çeviri çalışmalarında Emevîler döneminin (661-750) çok önemli bir yerinin bulunduğu söylenemez. Fakat, dini ilimlerin yanında akli ilimlere aynı bir rağbet gösteren Abbasîler'de, bilhassa Bağdat'ı devlet ve hilafet merkezi yapan ve süryânca, yunanca ve bir miktarda farsça eserlerin arapçaya çevirisini üstlenen kişileri teşvik eden Halife Mansur (H.136-158/M. 753-775) döneminde söz konusu çeviri faaliyeti çok ciddi bir tarzda gelişme gösterdi. Harun Reşid (170-193/886908) ve Memun (198-218/813-833) zamanlarında ise İslâm felsefesinin önemli malzemesi sayılabilecek mühim eserler çok sistemli bir çeviri faaliyetiyle arapçaya kazandırıldı. Bu sonuncu Abbasi halifesi, Bağdat'ta Beytü'l-Hikme (Felsefe evi) adı verilen bir akademi kurulmuştu ki, burası İslâm felsefesinin kurulup gelişmesinde çok önemli bir etkiye sahip olmuştu.

Bütünlüğü içinde İslâm felsefe hareketini Doğu ve Mağrib (Endülüs) felsefeleri olmak üzere iki büyük kola ayırmak gelenek halini almıştır. Felsefi düşünceyi kurma ve geliştirme bakımından doğu kolu Mısır'dan Türk-İslam'a kadar uzanan çok geniş bir coğrafyayı kaplar ve Endülüs'e göre çok daha çeşitli ve verimli olmuştur. İslam felsefesinin Endülüs kolu ise, ortaçağ dönemi hıristiyanlarının daha çok dikkatini çekmiş ve batılılar tarafından yazıları eserlerde özel bir yer tutmuştur. Ancak İslam dünyasındaki fikri oluşum ve gelişimde Mağrib kolunun Doğu kadar büyük tesiri olamamıştır.

İslâm felsefesi, ele alıp işlediği problemleri bakımından tek tip bir yapı göstermez. Yani hemen hemen her türlü düşünceye ve araştırmaya açık bulunmuştur. Bu sebeple birbirinden çok farklı, İslâm dininin özüne yakın veya uzak düşen felsefe akım ve ekollerini bu felsefenin bünyesi içinde görmek mümkündür. İslâm felsefesini konu edinen felsefe tarihleri, söz konusu ekolleri ve onların temsilcilerini belli isimler altında toplayarak sistemleştirmişlerdir. İslâm felsefesinde yer alan başlıca ekolleri şöylece sıralayabiliriz:

 

Tabiat Felsefesi:

 

Aslında İslâm düşüncesi tarihinde başlı başına tabiat felsefesi denilebilecek bir felsefe akımı yoktur. Fakat, tarihi gelişimi içinde İslâm dünyasında en yaygın felsefi ekol olan Aristocu (Meşşaî)luktan önce ve henüz Kelâm ilminin kurulmaya başladığı dönemde ortaya çıkan felsefe hareketine Tabiat felsefesi denmektedir. Bu akımın genel ortak özelliği tabiat ilimlerinden yola çıkarak felsefe yapmaya çalışması ve Sokrat öncesi (M.Ö.5.y.y.) tabiat felsefesi ite Hint felsefesinin etkilerinden doğarak IX ve X. yüzyıllarda daha çok tabiat bilginleri tarafından kelâm ilmiyle ilgili çalışmalara karşılık olarak felsefe diye isimlendirilmiştir. Tabiat felsefesi adıyla; Tabiiyyun (Doğu felsefecileri Natüralistler), Maddiyyun ya da Dehriyyun (Materyalistler), Batinîler ve nihayet bir çok görüş ve anlayışı birleştirerek seçmeci (eklektik) bir özellik gösteren İhvanu's-safâ (temiz kardeşler) ifade edilmek istenir.

 

A- Tabiiyyun (Natüralistler-Doğa felsefecileri)

 

Bu ekol mensupları deney ve tümevarım  metodunu İslâm düşünce dünyasında ilk defa kullanan ve bilginin kaynağı olarak daha çok duyumları kabul eden ilk felsefe akımıdır. İslâm felsefesi ve ilim tarihinin büyük simalarından biri olan Ebû Bekr Zekeriya Râzi (841?-925?) tarafından kurulmuştur. Râzi Batı ortaçağında Rhazes, el-Razes ya da Albubator adıyla ün yapmış ve eserleri batıya çevrildiği gibi, İslâm dünyasında da kalıcı etkiler göstermiştir. Felsefeye dur görüşlerinden çok, bir tabip olarak ün kazanmış olan Râzi; tıp, matematik ve diğer tabiat ilimlerine dair eserler vermiştir. Fizikte ışığın kırılması olayını ilk defa onun gösterdiği bilinir. Boşlukta çekimin varlığını ispatlamaya çalışmış, simya araştırmaları yapmıştır.

Aristo'nun(M.Ö. 384-322) ortaçağa hakim olan formal mantığına ve bu mantığın esası olan kıyas teorisine tenkitler yöneltmiş, onun yerine endüktif (tümevarım) metodunu savunmuştur. Buradan hareketle de deneyi ve gözlemi akıl yürütmeden üstün tutarak, Batıda Rönesans ve yeniçağdaki metod anlayışlarından çok önce bilimsel anlayışı savunmuştur. Sisteminde fizikten metafiziğe ulaşmak isteyen bir metod takip etmiştir. Râzi'ye göre nefs (ruh) bedenden önce gelir; beden nefse tabidir. Tıbbı ruh-beden bütünlüğü içinde görmeye çalışarak, hekimlerin beden kadar ruhu da tedâvî etmesinin gerekliliğine işaret etmiştir.

Râzi, felsefesinde beş tane kozmogonik prensibe dayanır. a- Allah, b-Boşluk (halâ') yani mutlak mekân, c-Müddet (süre) yani mutlak zaman, d-Ruh (nefs), e- Madde... Râzi'ye göre alemin (evren) var olması için bu beş prensip gereklidir. Kendisi, bütün inanç ve dinlere karşı büyük bir hoşgörü ile bakmıştır. Düşüncesi tarihinde dinleri birleştirmek fikrini ileri sürenlerin ilkidir. Felsefî sisteminde ruhun ölmezliğine inanan Râzi, bu görüşüyle maddecilerden (materyalistler) uzaklaşır. Fakat, ruhların bedenden bedene göçünü (tenasüh) kabul ettiği için de İslâm kelâmcılarına ve İslâm inançlarına ters düşer. Din felsefesinde, felsefe ve dinin uzlaştırılamayacağı kanaatini ileri sürmüştür. Razi, Ortaçağa hakim görüşlere sahip olan Aristo'nun otoritesini kabul etmediği için de, İslâm felsefesinde yaygın felsefe okulu olan Meşşailiğe ters düşmüştür. Sözü edilen bu sebeplerden dolayı Râzi ve tabiatçı felsefe ekolü, İslâmî düşünce hayatında derin etkiye sahip olamamıştır.

 

B- Maddeciler (Dehriyyûn, materyalistler)

 

Materyalist felsefe ekolü de tabiatçılar gibi duyulurdan başka bilgi kaynağı kabul etmez; ve tek gerçek olarak maddeyi benimser. Zamanı (dehr) ezeli yani yaratılmamış diye kabul etmelerinden ve dolayısıyla Allah'ın varlığını inkâr etmelerinden dolayı Muattıla diye de isimlendirilmişlerdir. Maddeciler kâinatın yaratılmış (mahluk) olmadığını iddia ederler. Bu ekole mensup olanlara Maddiyyun, Mülhidler, Hissiyûn ve Ateistler gibi isimler de verilmiştir. Maddecilerin önemli fikirleri kısaca şöyle özetlenebilir:

1- Her varlık bir bakıma maddidir, maddeden ayrı bağımsız ruh yoktur.

2- Alem (kâinat) ve Tanrı bir ve aynı şeydir. Onun için kâinattan ayrı irade sahibi, hür ve şuurlu bir yaratıcı yoktur.

3- İnsanın varlığı küllî varlığın bir sonucundan ibarettir. Maddeci ekolün en ünlü temsilcisi İbn Râvendî dir. Eserlerinin çoğunda ateizmi işlemiştir. Maddeciler düşüncelerini açıkça yayamamışlar, daha çok Bâtiniler arasında gizlenmeye mecbur olmuşlardır. Bütün bu din dışı ve inkârcı görüşleri sebebiyle İslâm felsefesi tarihinde kalıcı ve etkili bir ekol oluşturamamışlardır.

 

C- Bâtinilik

 

Karmati (Kirmeti), Mezdeki, Ta'limiye, Melâhide, İsmailiye, Hürremiye ve Muhammire gibi adlarla da anıları Bâtinilik adına çok çeşitli felsefi kavramlar (septizm, mistik unsurlar ve akılcılığın karışımından oluşan fikirler) ileri sürülmüştür. Bâtinî anlayışa göre İslâm dininde her ifadenin bir zâhirî (dış) diğeri de bâtınî (gizli-iç) olmak üzere iki manası vardır. Asıl olan bâtınî manadır. Ve bu mana anlaşılıp nüfuz edilmeden Bâtınî olunamaz. Genelde siyasi özelliği ağırlıklı olan Batınîlik Ehl-i Sünnet birliğini yıkmak düşüncesi taşmıştır. Bâtınîliğin en önemli özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

a- Halifelik yerine imamlığı kurmak. İmam, kendisinde ilâhî sıfatlar bulunan ve Hz. Ali'nin soyundan gelen üstün bir insandır.

b- Siyasi iktidarı elde etmek gayesiyle gizli teşkilatlar kurmuşlardır.

c- Siyâsî görüşlerine uygun olarak bir hukuk sistemi meydana getirmişlerdir.

d- İmameti merkezi ve en mühim bir müessese olarak görmüşlerdir.

e- İmam bu dünyadaki her şeyin bilgisine sahiptir.

f- İmam, İslâmi esaslara ve nasslara istediği anlamı vermek kudret ve yetkisine sahiptir.

q- En yüksek mutluluk dinin dış manası bâtınî (iç-gizli) manaya çevirmekle mümkündür. Bu durumda ancak İmama tabi olmakla elde edilebilir.

Bâtıniliğin felsefîgi yönünün önemli yönleri de kısaca şöyledir:

a- İslâm kelâmcıları ve filozoflarının alemin hâdis (sonradan var edilmiş) olduğu fikrine karşıdırlar.

b- Peygamberleri ve mucizeyi kısmen kabul ederler.

c- İmamlar masumdur; yani, her türlü hata ve günahtan uzaktırlar.

d- Zahir (görünen-dış), hakikatin kabuğu; batın (iç) ise, özü ve gerçeğidir. Bu sebeple, dinleri zahirî manasıyla değil de bâtınî manasıyla anlamak gereklidir. Bu da ancak, dini kaynakları (nasslar) açıklama (tefsir) yoluyla değil de, yorum (te'vil) suretiyle olabilir.

 

D- İhvanü's-Safâ. (Temiz Kardeşler-İslâm Ansiklopedistleri)

 

İslâm Felsefesi tarihinde kendilerine has görüşleri bulunan bir başka felsefe ekolü de ihvanü'l-Safâ diye şöhret bulmuş olan bir topluluğun düşünceleridir. Bunlar kendilerine göre taassup içinde kabul ettikleri müslümanları aydınlatmak din ile felsefeyi uzlaştırmak, tabiat ilimlerinden yararlanarak geliştirdikleri ilim anlayışını ve felsefi görüşlerini yaymak için çalışmışlardır. Bir dernek gibi ortaya çıkan İhvanü's-Safâ'nın dini olduğu kadar siyâsî ve felsefî bir özelliği de bulunur. Düşüncelerini yayabilmek için, devirlerinin her türlü bilgisini içine alan ve elliyi aşkın risaleden (kitapçık) oluşan bir ansiklopedi meydana getirmişlerdir ki, "Resâil-i İhvan-ı Safâ" adında günümüze kadar gelmiştir. Sistemlerinde eğitime ayrı bir önem vererek, insanları çeşitli yaş gruplarına ayırarak, onlara ayrı bilgileri içiren farklı eğitim-öğretim programları uygulamışlardır.

 

E- Meşşâilik

 

İslâm düşüncesi tarihinde "felsefe" veya "İslam felsefesi" denince ilk akla gelen düşünce akımı Meşşailik'tir. Bu düşünce sistemi yukarıda belirttiğimiz tabiat felsefesine paralel olarak ortaya çıkmış ve kısa bir sürede en uygun felsefî bir sistem halini almıştır. Çağının bütün felsefe meselelerine bünyesinde yer veren Meşşâilik, mantık ve matematiğe dayanır. Yani onun esas karakteri akılcı (rasyonel) olmasıdır. Hicri üçüncü yüzyılda doğuşundan sonra kısa sürede Sünni telâkkiye uygun bir yapıya bürünmüş; böylece İslâm düşünce dünyasının hakim ve yaygın felsefesi olmuştur.

Meşşaîlik veya Meşşaî felsefe adıyla şöhret kazanan bu felsefe akımına Osmanlıca'da "Aristo tâlisiyye" de denmiştir. Meşşailik terimi Grekçe "Peripatetisme" kelimesinin arapçada aldığı karşılıktır. Peripatetisme ise Grek filozofu Aristotelesin (M.Ö. 384-322) Atinada kurduğu okulun bahçesinde derslerini öğrencileriyle gezinerek yapmasını ifade eder.

Meşşaîlik, İslâm dünyasında Aristûtâlis, Aristâtâlis veya Aristû ismiyle de tanınan Aristotelesin, başta mantık ve metafizik olmak üzere psikoloji (ruh), astronomi, tabiat, siyaset, ahlâk ve diğer düşüncelerinin İslâm dünyasındaki yorumlarını ve tesirlerini ifade eder. Meşşâî terimi bu anlamına ilave olarak ayrıca Aristo ile Eflatun(M.Ö.427-327)felsefelerinin uzlaştırılmasını, keza, Plotinos (M.S. 204-270) ve Yeni Eflatunculuk (Neoplatonizm) un tesirlerini de içine alır. Bütün bu özellikleriyle Meşşâîlik, asıl felsefi meselelerde İslâm'ın esaslarına bağlı kalan, metod yönünden başta Aristo'yu takip eden ve Eflatun ile yeni Eflatuncu felsefelere de bünyesinde yer veren bir ekol olarak karşımıza çıkar.

Meşşâî felsefe, yukarıda anıları filozofların eserlerinin arapçaya kazandırılmasından sonra IX. ile XII. yüzyıllar arasında kuruluşunu ve gelişimini tamamlayarak en önemli temsilci filozoflarını yetiştirmiştir. Ebu Yusuf, Yakub b. İshak el-Kindi (ö. 873?) Meşşâı ekolün ilk filozofu olarak kabul edilir ve kendisine "Feylesûfu'l-arab" (Arap filozofu) ünvanı verilmiştir. Bu ekol, onun öğrencisi Türkistanlı filozof Ahmed el-Serahsî (ö. 899) ile devam ettirilir. Ancak İslam felsefesi, Meşşâilik ve filozof terimlerinin çağrıştırdığı en büyük sima, yine Türkistanlı bir düşünür olan büyük Türk-İslam Filozofu Ebu Nasr el-Fârâbî (870-950) dir. Felsefe, Fârâbî ile bütün meseleleri içinde ele alınmış ve tam anlamıyla sistemleştirilmiştir. Bu sebeple de Aristo birinci öğretmen (muallimi-evvel) kabul edildiği gibi, Fârabi' ikinci öğretmen (Muallim-i sâni) ünvanıyla şöhret bulmuştur. Meşşailik, Fârâbi'den sonra da, daha çok ahlak meseleleriyle uğraşan İbn Miskeveyh (ö. 1030) ve yine büyük bir Türk filozof olduğu kadar bir bilim adamı olan ve ortaçağın en başta gelen tabibi olarak bilinen İbn Sina (980-1037) ile temsil edilen Meşşailik, Mağrib de (Endülüs) İbn Bacce (ö. 1138), İbn Tufayl ve nihayet son büyük temsilcisi ve Aristo'nun ortaçağdaki en büyük yorumlayıp açıklayıcısı (Sarih) İbn Rüşd (1126-1198) ile olgunluğuna ulaşıp tamamlanmıştır.

İbn Rüşd'den sonra İslâm düşünce hayatındaki felsefe hareketi sönmeye başlamış; dogmatik-skolastik bir mahiyete bürünerek verimli dönemlerindeki önem ve değerlerini kaybetmiş; Kelâm ilminin içinde eritilmiş durumda varlığını hissedilmeden devam edip gitmiştir. Fakat, bu felsefenin önemli etkileri ortaçağ Hristiyan Avrupasında görülmüştür.

Yukarıda belirtildiği gibi, İslâm düşüncesi tarihinde asıl felsefe hareketi Meşşâilik olduğu halde, yine felsefi özellikleri bulunan başka düşünce akımları da bulunmaktadır. Bunlardan en önemli iki akım, Şahabeddin Sühreverdî (1155-1191) nin adıyla beraber anıları İşrakîlik ile, esas özelliği Meşşailiğe karşı bir tepki olarak ortaya çıkan ve İslâm düşünce dünyasında çok yüksek bir değere sahip felsefe tenkitçiliği ile şöhret kazanan Ebû Hamid el-Gazzâlî (505-1111)'nin ortaya koyduğu düşünce hareketidir.

İşrâkilik, felsefe akımı olarak Meşşâilikten daha sonra ortaya çıkmıştır. Kelime anlamıyla işrâk "ışığın açılması, parlama, güneşin doğması" manalarına gelir. Bu nedenle ona "Nur felsefesi" de denmiştir. Başlıca özelliği olarak, bilgi meselesinde mantık ve akıl yürütme metoduna karşı olan İşrâkîlik, akıl üstü bilgi kaynakları olarak gördüğü keşf, ilham ve sezgiye büyük değer verir. Meşşâilik ile tasavvuf arasında bir yer tutar. Onun için manevî sezgi bu felsefenin esasını teşkil eder ve hakikat sadece işrak ve kalp yoluyla elde edilebilir.

Esasında Meşşâiliğe bir tepki mahiyetinde ortaya çıkan, fakat tamamen kendisine has yapısı ve özellikleri olan Gazzâli'nin tenkitçi derin düşünce sistemi ise, başlı başına bir ekol kabul edilebilir. Çünkü, İslâm düşüncesi hayatında her biri birer büyük ekol olan tasavvuf, kelâm, hukuk, mantık, ahlâk ve felsefede Gazzâlî'nin tesiri, derin ve yaygın bir biçimde zamanımıza kadar gelmiştir. Diğer yandan onun düşünceleri birer felsefi spekülasyon alarak kalmayıp, her seviyedeki insana ulaşma imkanı bulmuştur. Hatta bu sebeple Gazzalî'nin sisteminin, İslâm dünyasında Sünni doktrinin bir savunması ve ifadesi olduğu rahatlıkla söylenebilir.

           Sonuç olarak; İslâm felsefesi kendinden önce kurulmuş olan büyük düşünce hareketleriyle temasa geçmiş, onlardan aldıklarını yorumlamış ve çağının hemen her türlü milli, sosyal dini meseleleriyle ilgilenmiş çok önemli düşünce akımıdır.

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

İSLAM FELSEFESİ GRAFİĞİ

Yorum (yok) Yorum yaz!

STOALILAR

                           STOA OKULU

Günümüze Stoacılardan çok az eser kalmıştır. Sokrat öncesi filozofların eserlerinde olduğu, gibi, bunların eserlerinden de bazı sayfalar günümüze kadar korunabilmiştir. Bu belgelere dayanarak Stoa felsefesiyle ilgili oldukça açık bir yargıya ulaşabiliyoruz.

Aristo'dan sonraki felsefelerin birbirlerine karşı olan birtakım okullara ayrıldığını biliyoruz. Bu okulların ortak yanı, tümünde, bugün olduğu gibi, felsefenin; mantık, fizik (metafizik) ve ahlâk olarak üç ana disipline ayrılmış olmasıdır. Mantık; "Doğru bilginin metodu nedir? Eliğimizin sınırları nedir?" gibi sorulara yanıt arar. Fizik, evrenin yapısı ve ana yasaları ile ilgili sorunları çözümlemek çabasındadır.

Ahlâk ise; "insanı, mutluluğa götüren yol nedir? İnsan yaşamının anlamı nedir? İnsanın yasam ve ölüm karşısındaki tutumu ne olmalıdır?" soruları ile ilgilenir. Aristo'dan sonra ahlâk, felsefenin bir numaralı disiplini, bir çeşit baş tacı olmuştur. Bunun içindir ki, bu dönemde mantık ve metafizik yalnızca ahlâka bir giriş, ahlâka bir yardımcı olarak algılanıyordu.

Bu iki felsefe dalına yalnızca bu açıdan bir ilgi duyuluyordu. Ancak özellikle Stoacılar, insan yaşamının anlamını öğrenmek için, bu yaşamı kesinlikle evrenin çerçevesi içinde dikkate almanın gerekliliğine inanıyorlardı. Bu nedenle fiziğin Stoa felsefesinde her zaman önemli bir yeri olmuştur.

Stoacılara göre fizik önemliydi, çünkü; onlara göre gerçek olan, kesinlikle "maddî olan "dır. Eflâtun'un ideler varsayımına karşı olan bu anlayışa başka bir düşünce daha eklenmiştir: Stoacılara göre; maddî ve somut olan gerçeklik, "canlı" bir bütün oluşturur, tıpkı bir organizma gibi.

Tüm maddî varlıklara etki eden bir "evren ruhu" vardır. Maddî bir şey olarak tasavvur ettikleri bu evren ruhunu Stoacılar, "gerçek ateş" olarak kabul ederler. Ateş en hassas unsurdur ve tüm eşyayı etkisine alma yeteneğine sahiptir. Gerçek ateşten oluşan evren ruhu, evreni bir bütün olarak birleştiren bir güçtür.

Evren ruhu, sonradan tüm canlılarda etkili olan bireysel ruhlara bölünür. Bitki, hayvan ve insanda etkili olan yaşam gücü, gerçekte evren ruhundan kopup ayrılmış olan güçlerdir. Stoacılar evren ruhuna, Heraklit gibi, "Logos" adını verir. Bilineceği gibi logos; "söz", daha genel anlamda, anlamlı ve tutarlı bir cümle demektir.

Tutarlı bir cümle, anlamlı bir söz gibi, evren de anlam ve tutarlılığa sahiptir. Stoacılar tüm evrene egemen olan logos yanında, bir de tek tek varlıklara dağılmış olan ve onlarda etkili olan "Lodoslardan söz ederler. Nasıl ki ayrı ayrı canlılarda etkili olan ruh, tek bir evren ruhunun "parpaları" ise, bunun gibi, tek tek insanda bulunan akıl da tek bir "tümel akıl"ın parçasıdır. Aynı şekilde, insan bedeni de evren bedeninin bir parçasıdır.

Bu düşüncelerden Stoacılar şu sonuçlan çıkarırlar: Stoacılara göre "ölüm", bedenin ve ruhun, evrenin beden ve ruhuna dönmesidir. Bunun içindir ki ölüm korkulacak bir şey olamaz. Çünkü ölümle, beden ve ruh aslına dönmüş olur. Bir evren ruhu ve bir evren bedeni kabul etmekle, Stoa metafiziği tam anlamıyla "panteist" olmuş bulunuyor.

Stoacıların panteizminden başka bir sonuç daha çıkar: Onlara göre her şey, ölçülü bir "amaç "a göre yapılmıştır ve bu amaca göre hareket eder. Öncelikle, olan her şey "zorunlu" olarak olur. Bu evrene zorunluluk hâkimdir. Evrende rastlantıya yer yoktur. Ancak bu zorunluluk kendiliğinden bir zorunluluk olmayıp, içten ve canlı bir zorunluluktur.

Bu, tohumdan bir bitkinin yetişip meyve vermesi türünden, bir zorunluluktur. Bu canlı zorunluluk tek tek insanların yaşamına da hâkimdir. Her insanın kaçınamayacağı, yaşamına zorunlu olarak hâkim olan bir "yazgısı" (kader) vardır. Yaşamın şekli, insan için önceden belirlenmiştir. Nasıl ki bir tohumun vereceği meyve önceden belirlenmişse.

Bunun için insan yazgısını (kader) olduğu gibi kabullenmelidir. İnsanın yazgısından kaçmaya kalkışması tümüyle hatalı ve yanlıştır. Çünkü yazgı, insan yaşamına zorunlu olarak egemendir. İnsanın yazgısından şikayet etmesi, tıpkı bir meşe ağacının "neden benim meyvelerim palamut da, herhangi bir başka meyve değil" diye şikayetçi olmasına benzer.

İnsanın yazgısı ile ilişkisi, meyvenin ağacıyla ilişkisi gibidir. Bunun içindir ki, insanın yazgısından şikayet etmesi doğru değildir. Şikayet etmekle de insan yazgısından herhangi bir şeyi değiştiremez. Bu nedenle insan için tek "ölçülü hareket" (makûl) biçimi, yazgısını olduğu gibi kabullenmesidir. Aksi halde, elden bir şey gelmeyeceği için, tümüyle üzüntü ve sıkıntıya düşülecektir.

Bu tutum, özellikle her canlı için kaçınılmaz olan, "ölüm" için gereklidir. Ölüm en genel bir yazgıdır. Ölüm her canlı için kaçınılmazdır. Bu nedenle, en genel yazgı olan ölüme karşı koymaya kalkışmak anlamsızdır. Sonraki Stoacılardan olan Epikür'ün şu sözü çok ünlüdür: "Tıpkı olgunlaşmış bir meyve gibi öl ve ölürken de seni var eden ağaca teşekkür et!.."

Stoacıların ahlâk görüşlerine temel aldıkları bir başka ilkeye göre de, insan "doğaya göre" yaşamalıdır. Yani insan, bedeni ve ruhu ile bir parçası olduğu evren konusunda bir bilince sahip olmalıdır. İnsan evrenin bütünü içindeki yerini ne kadar kesin olarak belirlerse, o derece uyumlu bir yaşama kavuşur. Stoa ahlâkı aslında, bu okulun fizik anlayışına dayandırılmıştır. Temelde panteist bir görüşe sahip olan Stoa ahlâkı, insanın doğru ve anlamlı bir yaşam sürebilmesi için, öncelikle bu evren içindeki yerini belirlemesini ister.

Stoacıların din anlayışına da yine bu açıdan bakılmalıdır. Stoacılar halk dinini olumlu karşılar. Ancak onlara göre halk dinindeki birçok Tanrıları önemsememek, bunları, dinin gösterdiği gibi değil de, felsefî bir yorumla anlamak gerekir. Söz gelişi eski Yunan dininin en büyük Tanrısı Zeus, Stoacılara göre "Evren ruhu"ndan başka bir şey değildir.

Öteki Tanrılar da "Evren ruhu"nun çeşitli oluşumlarını dile getirir. Stoacıları o dönemdeki halk dini ile buluşturan asıl nokta, onların da, halk dini gibi, evrene bir kutsal erdemin hâkim olduğuna inanmalarıdır. Her şeyin evren ruhunca yönetildiğini kabul eden Stoacılar, evrendeki her oluşumun "zorunlu" ve "ölçülü" olduğuna inanırlar.

Stoacıların bu inancı, onları sonunda yüzeysel bir teolojik görüşe götürmüştür. Bu bakımdan Stoa felsefesi bize XVIII. yüzyıl felsefesini hatırlatır. XVIII. yüzyıl felsefesi de, insan da dahil olmak üzere, evrendeki her şeyin "mükemmel" olduğunu kanıtlamak ister.

Gerek eski Yunan dininde, gerekse Roma dininde "kehanet" (bilinmezi bilmek) büyük rol oynamıştır. Eski Yunanlılar kesilen kurbanlardan, yıldızlardan, rüyalardan geleceği okumaya çalışırdı. Her önemli karar ve uygulamadan önce, özellikle devlete ait konularda, atılacak adımın doğruluğunu anlamak için bazı sembollere başvurulurdu.

Stoacılar kehanete de olumlu yaklaşırlar. O kadar ki, ona bilimsel bir temel kazandırmaya bile çalışırlar. Çünkü onlara göre evrende hiçbir şey tek başına değildir. Her şey birbirine bağlıdır, her şey "bütün" ile ilgilidir. Bu nedenle kurban hayvanlarının bağırsakları, kuşların uçuşu vb. ile ilerde olacak olaylar arasında bir ilişki vardır.

Bunun içindir ki, bunlardan yararlanarak geleceği okuyabilmek mümkündür. Stoacılar astrolojiye de inanırlar, yani yıldızların insan yaşamı üzerinde büyük rolleri olduğu görüşüne coşkuyla katılırlar.

 

Yorum (2) Yorum yaz!

KYNİKLER

                                 KYNİK'LER

Sokrat'ın ölümünün hemen ardından öğrencileri bazı okullara ayrıldılar. Bu okullardan birisi olan Kuzey Afrika'daki Kyrene kentinde Aristoppos'un kurduğu Kyrene okuluna kısaca değinmekle yetinmiştik. Bu okulun yanında bir de yine Sokratçı olan Atina'daki Antisthenes'in okulu bulunmaktadır. Bu okula Kyniklef (Kelbiler) Okulu demek alışkanlık olmuştur.

Sokratçıların ilgilendikleri başlıca iki konu vardı: Sokrat'ın öğrencileri öncelikle mutluluğun ne olduğunu ve nerede bulunduğu bilmek istemişlerdi. Hepsinin gözünde hocaları Sokrat bilge ve mutlu bir insan modelidir. Fakat Sokrat'ın kendisinin yaşadığı yaşam biçimiyle ulaştığı bu mutluluğun özelliği nedir?

Sokratçıların birinci ana sorunu budur. Sokrat gerçek mutluluğa erdem yolundan ulaşmıştı. O halde erdem, bir başka deyişle mutluluk gerçek bilgiye dayanır. Bu nedenle mutluluk, gerçekten neyin istenmesi ve neyin istenmemesi ya da gerçekten neden korkulması ve neden korkulmaması gerektiğini bilmektir. İşte Sokratçıları ilgilendiren ikinci konu da bu bilgi sorunudur.

Aristippos ve Antisthenes'in okulları bu iki soruyu hemen hemen aynı yönde cevaplandırırlar: Evreni değil de insanı kendisine konu yapan bilginin gerçek bilgi olduğu görüşü, her iki okul tararından da benimsenmiştir. Her iki okul "kendini bil" varsayımını kendilerine rehber edinmiştir. Her iki okul için de mutluluk, ancak bireyin mutluluğudur. Bir şeye bağlı olmayan, yalnızca kendine dayanan bir insan, gerçek mutluluğa ulaşır.

Her iki okula göre de üstad Sokrat bu ideali kendi kişiliğinde tam anlamıyla gerçekleştirmiştir. Öteki konularda bu iki okul biri ötekinden farklı düşünür. Söz gelişi Aristippos mutluluğun, hazzı elde etmek ve elemden kaçmakta bulunduğuna inanır. Ancak bu sorunun kritik bir yanı vardır: Haz ve elemin sınırları birbirine çok yakındır. Bir haz belli bir derecede hemen eleme dönüşebilir.

O halde sonuçta eleme dönüşmeyen, pişmanlık yaratmayan hazları elde etmeye çalışılmalıdır. Her tutkuyla yaşanmış haz, sonunda eleme dönüşür ve böyle bir haz insanı eninde sonunda tutkuya köle yapar. Bunun içindir ki erdemli bir insanın ulaşmak istediği a-maç, akıllıca yaşama becerisidir.

Sokrat'ın yaşamı, bu ustalıklı yaşam sanatının en canlı örneğidir. Böylece Kyrene okulu Sokrat'ın mutlulukçuluğundan (Eudaimonizm) bir hazcılık (Hedonizm) çıkarmıştır. Kyrene okulunun bu hazcılık anlayışı sonradan Epikür tarafından da benimsenmiştir. Dikkat çekici olan şey, Aristippos'un öğrencilerinin, sonuçta hocalarının ulaşmak istediği amaçtan kuşkuya düşmüş olmalarıdır.

Nitekim Aristippos'un öğrencileri arasında "Hegasias" adlı birisi vardır ki, ona ölümü bile inandırdığı için, "kandıran (kandırıcı)" ismi takılmıştır. Bu Hegasias'ın hareket noktası şudur: Sonunda eleme dönüşmeyecek hiçbir haz yoktur. Mutlu olmak için elemden kaçın, hazza ulaşmaya çalışın. Fakat bunu sağlamaya olanak yoktur. Çünkü yaşam böyle kurulmuştur. Bunun için yapılması gereken tek şey, gerek hazza ve gerekse eleme karşı, mutlak bir duyarsızlık durumuna geçmeye çalışılmaktır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

KYRENE OKULU

                                                KYRENE'LİLER

Sokrat'ın ölümünden sonra öğrencileri Megara'ya gittiler. Burada kurulan Medara Okulu ile ilgili yeterli bilgilerimiz yok. Sokratçıların kurdukları felsefe okulları içinde bir de Kuzey Afrika'daki Kyrene kentinde yerli bir filozof olan Aristippos'un kurduğu Kyrene Okulu vardır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

SOFİSTLER

                              SOFİSTLER                                                                          Sofist kelimesinin öteden beri, biri geniş öteki dar iki anlamı vardır. Bu kelimenin geniş anlamıyla: İlkçağda, sofist denilince, genellikle şair ve filozof kişiler anlaşılır. Dar anlamı ise: Belli bir filozoflar topluluğuna, yani M.Ö. 500'de yaşamış olan filozoflar topluluğuna verilen isimdir. Bundan başka "sofist" kelimesi, özellikle Eflâtun'un etkisiyle özel bir anlam kazanmıştır. Bu kötü anlamın haklılığı savunulamaz, çünkü bu ismi taşıyanlar, felsefe tarihi bakımından hiç de önemsiz kişiler değildir.

Bundan önce tanıttığımız filozoflar, özde, doğayı araştıran bilginlerdi. Sofistler ise birer bilgin, birer araştırmacı olmayıp, her şeyden önce birer öğretmendirler. Sofistlere, özellikle İran savaşından sonra, İranlıların yenilip Atina'nın siyasal ve kültürel alanda büyük bir gelişme gösterdiği dönemde rastlıyoruz.

Bu dönemde Atina'da ve ona uyan öteki Yunan kentlerinde köklü (radikal) bir demokrasi iktidara gelmişti. Bu demokrat idare şimdiye kadarkilerden çok daha fazla insanın devlet yönetimine katılmasını sağlamıştır. İşte bir yandan kültürel gelişim, öte yandan demokrasi yönetiminin özellikleri o dönem Yunanistan'da eğitim yönünden geniş ölçüde bir gereksinimi ortaya çıkarmıştır.

Bu gereksinim, o zamana kadar özel olan ve daha çok kölelerce yönetilen eğitimin daha bir genelleşip genişlemesine neden olmuştur. Yeni siyasal ve sosyal koşullar, özellikle, siyasal eğitimi sağlayan genel bir öğretim gereksinimi doğurmuştur. Nerede böyle bir gereksinim doğarsa, orada bu gereksinimi karşılayacak birtakım kimselerin ortaya çıkması doğaldır. İşte Sofistler de böyle bir gereksinimin ortaya çıkardığı öğreticilerdir. Bunun içindir ki Sofistler, öncelikle öğretmendirler.

Bunlar Yunanistan'ın çeşitli kentlerinde dolaşırlar, uğradıkları yerlerde para karşılığında ders verirler. Ders vermeyi bir meslek haline getirmek, hele derslerin para karşılığı verilmesi, o zamana kadar Yunanistan'ın tanımadığı bir olaydı.

Özellikle tutucu çevreler için para karşılığında ders vermek pek çirkin bir davranış sayılıyordu. Bu dönemi Antik dönemden ayıran en büyük farklardan biri, Antik dönemin işe az önem vermiş olmasıdır. Eski Yunan'da beden gücü ile çalışmak aşağılanan bir davranış sayılıyordu. Beden işlerinde ancak köleler çalıştırılır. Aynı şekilde, mesleğiyle geçinen zenaatkârların da toplumda saygınlığı yoktu. İşte Sofistlerin ders vermeyi bir meslek yapmaları ve derslerin para karşılığı verilmesi, o dönemdeki Yunanistan'da hiç mi hiç hoş karşılanmamıştır.

Sofistlere karşı olanların başında yer alan Eflâtun, "Protagoras" adlı diyalogunda Sofistlerin ne biçim insanlar olduğunu ve bunların çalışma biçimlerini çok canlı olarak tasvir etmiştir. Protagoras Sofistlerin en eskilerinden ve en büyüklerindendir.

Diyalog şöyle başlar: Eflâtun'un hemen tüm diyaloglarında birinci konuşmacı olan Sokrat'ı bir gün sabah erkenden bir delikanlı yatağından uyandırır ve kendisine ünlü Protagoras'ın geldiğini coşkuyla anlatır. Delikanlı Protagoras'tan mutlaka ders almak istediğini dile getirir. Sokrat delikanlıya isteğinin erişilmez bir şey olmadığını, yeterli parası varsa isteğinin kolayca yerine gelebileceğini söyler. Sonra kalkıp birlikte Protagoras'ın konakladığı eve giderler. Burada Protagoras'tan başka bir kaç Sofist daha vardır.

Eflâtun, Sokrat ile delikanlının eve girdikleri zaman gördüklerini çok canlı bir biçimde anlatır. Protagoras büyük bir salonda bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, arkasında öğrencileri kendisini saygıyla izlemektedir. Aynı salonun bir köşesinde öteki bir Sofist, Hippias gökyüzünü göstererek astronomi dersi vermektedir. Salona, bitişik odadan birtakım sesler gelmektedir.

Bu odada da bir başka Sofist, Prodikos yattığı yerden ders veriyor. Salona giren Sokrat ile delikanlı Protagoras'a yaklaşırlar ve kendisine delikanlının isteği iletilerek ders verip veremeyeceği, verebilecekse bunun hangi konuyla ilgili olacağı sorulur.

Protagoras delikanlıya: Benden ders alırken günden güne daha. erdemli olduğunu göreceksin, ben sana yararlı olacak şeyler, isine yardımcı olacak şeyler öğreteceğim der. Bununla da astronomi öğreten Hippias'a taş atmış olur. Delikanlı dersin konusunu sorunca, Protagoras bunun her şeyden önce bir vatandaşa siyaset alanında gerekli olan şeyler konusunda olacağını, kendisine her vatandaşın bu konuda bilmesi gereken şeyleri öğreteceğini söyler.

O zamanki Atina'da her vatandaşın bilmesi gereken şeylerin başında hitabet geliyordu. Sofistlerin eğitim uygulamalarının ağırlık merkezini hitabet oluşturuyordu. Bu da belli nedenlere dayanıyordu: O zamanki Atina'da hitabet sanatını bilmek kişiye çok büyük saygınlık kazandırıyordu. Çünkü devlet ile ilgili önemli kararların alındığı "Halk Meclisı"nde hitabet çok etkili oluyordu.

Ayrıca hitabet yargılama için çok gerekliydi, çünkü davacı ile davalının yargı önünde söyledikleri nutuklar, yargıçların kararlan üzerinde etkili oluyordu. Tüm bunlar söylenen sözlerin güçlü olmasını gerekli kılıyordu. Ancak bu hitabet sanatının bazı sakıncalı yanları da yok değildi.

Sofistlerin yaptığı gibi, istemli bir biçimde öğretilen konuşma sanatı, yalnızca karşısındakini inandırmayı temel alır. İşte Sofistlerin karşıtları onları özellikle bu yönden eleştirmekte ve sorgulamakta haklıdırlar. Sofistlerin kötü ünlerinin başlıca nedenlerinden biri bu hitabet anlayışlarıdır.

Sofistlerin öteki bir özelliği ise, özellikle insan konusuyla uğraşmalarıdır. Onlar bu konuyu ele aldıkları zaman, kuşkusuz, bazı şeyleri biliyorlardı. Kendilerinden öncekilere yabancı olmayan Sofistler, insan ile ilgilendikleri için, tarih konusuna da yabancı değildiler. Bu konuda da kendilerinden önceki felsefe okullarından hiçbirine katılmadılar, onlar arasında yalnızca karşılaştırmalar yapmakla yetindiler.

Bu karşılaştırmalar sonunda şu sonuca vardılar: Şimdiye kadar ki felsefe, evren konusunda tutarlı bir anlayış elde edememiştir. Söz gelişi Heraklit ile Elealılar arasında bir zıtlık vardır. Heraklit her şeyi oluş durumunda görür ve bu oluş içinde sabit olan, kalıcı bir şeyin var olduğunu reddeder. Elea'lılar ise, tam tersine, oluşu reddeder.

Gerçek varlığın başlangıcı ve sonu olmayan bir süreklilik, bir kalış olduğunu ileri sürerler. Unsurlar konusunda da filozoflar bir uzlaşmaya varabilmiş değildir. Birisi ana unsurun su, birisi hava, bir başkası ise ateş olduğunu savunur. En sonunda bir filozof bunlara toprağı da katarak dört unsurun da ilke olduğunu öne sürmüştür. Anaksagoras ile Demokrit arasında da bir anlaşmazlık söz konusudur: Anaksagoras'a göre evrenin başlangıcında, belli bir plâna göre yaratan bir ruh vardır.

Demokrit ise doğada ancak makina işleyişi cinsinden (mihaniki) bir zorunluluk olduğunu savunur. Sofistlere göre: "Ne kadar filozof varsa, evrenin yapısı hakkında o kadar görüş vardır." Bu yüzdendir ki, bu filozoflar gerçeği öğretemezler. Her filozof kendi düşüncelerinin doğru, başkalarının-kilerin yanlış olduğunu savunur. Burada şu soru öne çıkar: "Acaba, gerçek diye bir şey var mıdır?

Tüm görüşlerden herbiri ötekiyle çeliştiğine göre, geriye gerçek diye bir şey kalır mı?" Kanıtlanabilir bir gerçek karşısında duyulan kuşku ile hitabette karşıdakini inandırmayı amaçlayan kuşku arasında bir uyum vardır. Felsefe tarihinde, bilgi teorisi açısından, ilk şüpheciler Sofistlerdir. Sofistler, tümel bir gerçeğin varlığından ilk şüphelenenlerdir. Sofistler teorik alanda şüpheci, uygulama alanında öğretmen ve hitabet öğreticileridir. Ayrıca onlar özellikle insan konusu ile ilgilenirler, doğa konuları, bunların ilgi alanının dışında kalır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

İYONYA OKULU

                                         İYONYA OKULU                                                                                                                                                                                              Felsefe tarihinin ilk okul ya da düşünce geleneğini oluşturan İyonyalı filozoflar, Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes olarak sıralanır. İyonya Okulu, felsefenin ilk okulu olarak ortaya çıkarken, Batı Anadolu kıyılarındaki İyonya da, Yunan felsefesinin ilk merkezi olarak seçkinleşir.
Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, her şeyden önce, mitopoetik düşünceden kopuşu ve felsefi düşünüşe geçişi simgeler. İkinci olarak, bu filozoflar, herhangi bir çıkar, pratik amaç gözeterek değil de, salt bilmek ya da anlamak için felsefe yapmışlardır. Öte yandan, Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, her ne kadar felsefede onların yaşadıkları çağda madde ile ruh arasında bir ayırım yapılmamış olsa da, felsefe tarihinin ilk materyalistleri olarak bilinirler.

Nitekim, nedensel bir varlık anlayışı ortaya koyan ve varlığa ilişkin doğru bir açıklamanın maddi, fail, formel ve ereksel neden olmak üzere, dört ayrı nedeni ortaya koyması gerektiğini belirten Aristoteles'e göre, İyonyalılar yalnızca maddi neden üzerinde yoğunlaşmışlar ve varolan her şeyin kendisinden türediği arkhe ya da maddi nedeni belirledikleri zaman, varlığı açıklayacaklarını düşünmüşlerdir. Onlar, bundan dolayı aynı zamanda monist filozoflar olarak sınıflanırlar.

Bu filozofların monist olarak sınıflanmalarının nedeni, şu halde, öncelikle maddeyi evrendeki tek gerçeklik olarak görmeleri, dış dünyayı meydana getiren çokluğun gerisinde bir birlik aramaları ve madde söz konusu olduğunda da, daha sonraki plüralistler gibi, varlığın temeline birçok arkhe ya da maddi neden değil de, tek bir madde yerleştirmeleridir.

İyonyalı filozoflar, maddi neden dışında bir neden, fail neden düşünmedikleri ve özellikle de maddeye hareket verecek, onu harekete geçirecek bir dış güç tasarlamadıkları için, arkhe olarak, kendi kendisini harekete geçirecek, kendi hareketini yine kendisinin açıklayacağı bir ilk madde aramışlardır. Bundan dolayı, onlar aynı zamanda hilozoistler diye bilinirler.

İyonyalı filozoflarda ortak olarak sergilendiğini gördüğümüz başka bir ortak nokta da, onların "hiçten hiçbir şey çıkmayacağı" (Nihil ex nihilofit) ve dolayısıyla madde ya da dünyanın ezeli olduğu inancıdır. Aynı zamanda tüm Yunanlı filozoflar tarafından paylaşılan bu inancın bir gereği olarak, hiçten yaradılış, veya maddi dünyanın zaman içinde bir başlangıcı olduğu düşüncesi, onların akıllarının ucundan dahi geçmemiştir.

Yorum (yok) Yorum yaz!

20.yy FELSEFESİ

                                    20.YÜZYIL FELSEFESİ

On dokuzuncu yüzyılın sonlarından başlayıp günümüze dek uzanan felsefe.

Felsefe hiçbir zaman boşlukta gelişmeyip, kültürün bir parçası olarak, daima çağın siyasi ve toplumsal koşullarıyla ilişki içinde ortaya çıktığına göre, çağdaş felsefenin de, yirminci yüzyılın koşullarından etki­lenen, yirminci yüzyıla özgü bir bakış açısı vardır. Çağdaş felsefe içinde yer alan tüm filozoflar, aralarındaki farklılıklara karşın, işte bu bağlamda, bir parçası oldukları modern toplumun ilgi ve problemlerine yanıt vermek durumunda olmuşlardır. Şu halde, çağdaş felsefeyi karakterize eden birinci özellik, onun yirminci yüzyılda ortaya çıkan kimi temel durum ve oluşumlardan, örneğin modern toplumun bilim karşısındaki ikircikli tavrından, dile yönelik ilgiden, dünya savaşlarının yarattığı umutsuzluktan, toplumsal koşulların yarattığı güven bunalı­mı ve yabancılaşmadan, vb, yoğun bir biçimde etkilenmiş olmasıdır.

Çağdaş felsefeyi karakterize eden ikinci özellik, yirminci yüzyılda filozofların Batı felsefesine Kant’tan beri damgasını bulan kurmacılık veya konstrüktivizm ve görecilikten kaçınma çabası içine girmiş olmalarıdır. Buna göre, Batı felsefesinde Descartes’la başlayıp, Kant’la doruk noktasına ulaşan özne çıkışlı bir felsefe anlayışının ardından, yirminci yüzyıl felsefesi insandan ve insanın inançlarından bağımsız olarak varolan bir nesnel dünyanın varoluşunu kabul eden bir felsefedir. Nesnelliği yeni­den yakalamaya çalışan çağdaş felsefe, aynı zamanda nesnel olarak varolan bir evrenin bilgisinin mümkün Olduğunu savunan bir felsefe olarak ortaya çıkar.

Kabaca ve genel olarak değerlendirildiğinde, çağdaş felsefede tarihsel bir sıra için­de ortaya çıkan 3 ayrı gelenekten söz edilebilir: Analitik gelenek, fenomenolojik gelenek, eleştirel ya da yıkıcı gelenek.

Çağdaş felsefenin önemli ve büyük geleneği ise, Hobbes ve Hume’a mal edilebilecek olan kimi felsefi kabulleri benimseyen düşünürlerin oluşturduğu analitik gelenektir. Dünyanın çok büyük sayıda basit öğeden meydana geldiğini, kompleks nesnelerin bu öğelere ayrıştırılabileceğini ve bu basit varlıklarla karşılaşıldığı zaman, onların kolaylıkla tanınıp anlaşılabileceğini öne süren bu gelenek mensupları, felsefenin görevinin sentez değil de, dilsel ya da bilimsel veya mantıksal analiz olduğunu öne sürer. En önemli temsilcileri arasında George Edward Moore, Bertrand Russell, Gattlob Frege, Ludwig Wittgenstein, ve Viyana Çevresi düşünürlerini verebileceğimiz bu gelenek realist bir tavır alıp sağduyuya yaklaşırken, bir yandan da bilimden tarafa saf tutup metafiziğe şiddetle karşı çıkar.

Çağdaş felsefenin ikinci geleneği ise, Alman filozofu Edmund Husserl tarafından kurulmuş olan fenomenolojik gelenektir. Bilginin olanağına büyük bir güçle inanırken, Kant’ın eseri olan konstrüktivizme şiddetle karşı çıkan fenomenolojik gelenek, kendinde şeylerin bilince göründüklerini öne sürmüştür. Bu çerçeve içinde bilince dönen ve bilincin yönelimselliğini bilinç üzerinde yoğunlaşmanın nedeni ve haklı kılınışı olarak değerlendiren fenomenolojik gelenek, aynı zamanda realist bir tavırla, şeylerin karşılı­lı bağımlılığı ve ilişkisi üzerinde durmuştur. Analitik geleneğin Hume’a yakın olduğu yerde, daha çok Hegel’e yaklaşan fenomenolojik geleneğin en önemli temsilcileri ara­sında Martin Heidegger’le Jean Paul Sartre bulunmaktadır.

Çağdaş felsefenin üçüncü geleneği Fransız düşünürleri Michel Foucault ve Jacques Derrida tarafından temsil edilen eleştirel ya da yıkıcı gelenektir. Örneğin, özcülüğe, ikiciliğe, Descartesçı felsefeye, akıl ya da lojisizme, Aydınlanma felsefesiyle pozitivizme ve dolayısıyla bütün bir moderniteye ilişkin olarak çok ciddi ve keskin bir eleştiri yönelten Derrida’nın son çözümlemede özcülüğe, ikiciliğe ve akılmerkezciliğe yönelik olan eleştirisi gerçekte metafiziğe, Batı’nın bütün bir metafiziksel düşüncesine yönelik bir kritik olmak duru­mundadır. Başka bir deyişle, Batı düşüncesinin yüzyıllardan beri termelinde yer kavram ve karşıtlıkları yeni baştan eleştirel bir bakışla değerlendiren bu gelenek, Barı felsefesinin temellerini sarmıştır.

Döneme Damga Vuran İsimler: E. Husserl, K. Popper, L. Wittgenstein, Gramsci, İrigaray, M. Heidegger, J. P. Sartre, A. Camus, A. Einstein, Simone De Beauvoir, Lyotard, Hayek.

Yorum (yok) Yorum yaz!